Yedi Asılmışların Hikayesi / Leonid Andreyev

yedi asilmislarin hikayesi leonid andreyevYedi Asılmışların Hikayesi, Leonid Andreyev’in eseri. Ben Yar Yayınları’ndan çıkmış Mayıs 2006, 3. baskısını okudum.

Hikaye, öldürülme korkusunu iliklerinde hisseden ama özellikle suikast “saati” belli olduğu için garip bir duruma düşen “bi şey bakanı”yla başlıyor. Türkçe kaynaklarda o bakanın Pyotr Durnovo olduğu iddia edilmiş, ancak ben Rusça kaynaklarda böyle bir bilgi bulamadım. Şişman ve ölümü düşündükçe nefes alamayıp kızaran bir adama çok da benzemiyor zaten Durnovo, ya Leonid Andreyev’in hainliği bu benzetme ya da uydurmayı seven Türklerin. (Evet, herkes gerçek olunca hikayede, açılışı yapan ve ölüm korkusunu bu denli içine işlemiş şekilde hisseden adamın kim olduğunu merak edip araştırdım, şimdi kitaba döneyim mi?)

Kitap arka kapak yazısı açıklayıcı, ne okuyacağınızı biliyorsunuz, hatta fazlaca açıklayıcı, “insanın sinirlerini ayağa kaldıran” nitelemesi kullanılmış bu kitap için, okuduğumda abartılı bulmuştum, yanılmışım. Körlük‘ten beri dayanamayıp yutkunamayıp elimden attığım az kitap olmuştur. 15 yıl oldu onu okuyalı; yolculuğumun ne kadar uzun sürdüğü düşünülürse, kitabın “sinir bozucu”luğu daha iyi anlaşılacaktır.

Rusya’daki devrim arkasında kanlı bir iz bıraktı. Onlarca, yüzlerce aydın, yazar asıldı. (Ne garip değil mi?.. Bunca ölüme, yok edişe rağmen hala yığınla iyi Rus yazar ve yığınla iyi Rusça kitap var. Toprakları bereketli zahir.) Dönemin aydınları bu kıyıma dur demek için pek çok şey yaptı, Yedi Asılmışların Hikayesi de o eserlerden. O döneme ait olduğu söylenen, Gorki’nin yazdığı metni ise İngilizce kaynaklarda bulamadım. Rusçasına da cesaret edemedim. Herkes canını kaybederken nasıl bu denli cesur olabildiklerine dair daha çok şey okumak istiyodum oysaki.

Velhasıl… Başta bahsi geçen bakana suikast düzenlemek üzereyken yakalanan 5 genç insan, bir çingene ve bir haydutun asılmalarına kadar geçen zamandaki hislerini okuyacaksınız 110 sayfa boyunca. Bü küçücük kitap bitemedi elimde, çünkü boğazım düğümlendi, onlar gibi psikolojim değişti, kurtulmanın mümkün olmadığı ve bu kadar net bir sonucu olan idamın yanıbaşında bütün çaresizliklerini hissettim. 100 yıl önce ölmüş bu çocuklar, dünmüş gibi içime çöktü acısı. Geri dönüp durduracak gücüm olsun istedim. Ama yok, dünya tam olarak bu işte. Geri dönüp kötülükleri durdurma gücümüz olmadığı gibi halihazırda yaşanan pek çok şeye de “pratikte” elimizi uzatamıyoruz. “Teoride” uzatmanın ancak marjinal faydası olacağına inanıyorum. O marjinal faydanın da zaman içinde kümülatif olarak birikip yanlışlıkları düzeltmekte yardımcı olacağına ise zerre kadar inancım yok!

Öneri üzerine okudum bu kitabı. Kitap önerisi çok riskli, aynı insanın önerdiği farklı kitaplara bambaşka şeyler hissedebiliyorum. Ben önerdiğimde de aynısı oluyor mudur acaba?..

Yedi Asılmışların Hikayesi’ni okuduktan sonra Leonid Andreyev’in kim olduğuna baktım biraz, hayatının Bulgakov ile ne çok benzeştiğini fark ettim. Sonlarının bile… Üzüldüm. Umarım daha çok eseri vardır diye deşeledim ancak çok fazla şeye ulaşamadım. Umarım yayınevlerinden biri bu boşluğu fark eder de hayatının geri kalan döneminde çok parlak eserler vermediği söylense bile, merak etmeye devam ettiğim diğer kitaplarını Türkçeye çevirir. Rusçamı bayağı iyileştirmek gerekecek yoksa!

İnsanın beynini sekteye uğratan deliliği, dehşeti, vahşetiyle inanılmaz, insanlık dışı bir şey olan idamı göz önüne getirmek bile, bu kısa, anlaşılmaz vakti, hatta hayatın da ötesinde olan bir iki dakikayı düşünmekten daha kolay, daha az korkunçtu. Sergey’in insan beyni; ne diyeceğini, nasıl davranacağını, anasına babasına nasıl bakacağını anlamayı reddediyordu. En basit ve her zamanki şey; büyüklerini elini sıkmak, onları öpmek, “merhaba, baba” demek insanlık dışı, delice riyakarlığıyla insan gücü dışında, şimdi müthiş bir iş gibi görünüyordu. 

Musya yürüyordu; yürüyordu ve heyecanlanarak, yüzü kızararak insanlardan özür diliyordu. Ona, bu kadar genç, önemsiz, hayatında daha o kadar az iş yapmış, kahraman olmaktan çok uzak olan Musya’ya, ondan önce gerçek kahramanların, fikir uğruna her türlü işkenceye katlanan azizlerin öldükleri, en şerefli, en güzel ölümü uygun gördükleri, aynı ölümle öleceği için özür diliyordu. İnsanların iyiliğine, sevgilerine, Musya’nın duygularını paylaşacaklarına sarsılmaz inancı vardı. Şimdi de onun yüzünden başkaları üzülecek, belki eziyet çekecekler, belki de ona çok fazla acıyacaklar. Bunları düşündükçe yüzü kızarıyordu. Darağacında ölürken, çok uygunsuz bir harekette bulunuyormuş gibi…

…Ve bu hal, duruşma gününe kadar ve son korkunç vedalaşma gününe kadar böyle devam etti. Hücresinde bir sabah uyanıp artık gelecekte sadece boşlukta birkaç saat kadar beklemekten ve ölümünden başka bir şeyin kalmadığını birden bütün açıklığı ile kavrayınca içi bayılacak gibi bir tuhaf oldu. Onu çırılçıplak bırakmışlar, olmayacak bir şekilde soymuşlardı sanki. Üstündeki pılıpırtıyı çıkarıp atmakla yetinmemişler, güneşi koparmışlar üstünden, havayı almışlar; gürültüyü, aydınlığı, tavırlarını, hareket gücünü, konuşmasını. Ölüm daha yok ama hayat da yok, sadece şaşılası yepyeni bir şey var; anlamlı ya da anlamsız bir şey mi? Ama özellikle derin, gizemli, insanlık dışı bir anlama gelen bir şeydi bu ve çözülmesi de imkansızdı onun. 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑