Two for the Road

Two for the Road posterTwo for the Road, 1967 yapımı. Türkiye’de Aşk Yolu adını layık görmüşler lakin gösterim şansı bulabildiğine dair bir bilgi edinemedim.

Audrey Hepburn’ü severim. Yok yok, pek çok insan gibi oyunculuğu hakkında çok bilgim yoktu benim de, görüntüsü hoşuma gidiyordu sadece. İkonik(!) ya hani, kaçabilmenin olanağı yok zaten, kuaför duvarında bile Andy Warhol patlaması Audrey Hepburn var. (Yeri gelmişken, o gözünün yarısında biten kaşlarını korkunç bulduğumu eklemeliyim, muhtemelen hayatının sadece bir döneminde yapmış, şimdiye kadar izlediğim filmlerde öyle değil çünkü.) Böyle devam etmesin, filmlerini de izleyeyim diye çıktığım yolculukta 3’te 3 yaptım. Sonuncusundan başlıyorum.

Bir hödükten, kaba saba ve düşüncesiz bir erkekten sevgili yaratıp bir de onunla evlenip bir mutlu, bir mutsuz olma başarısını gösteren milyonlarca kadından birine, Joanna Wallace’a hayat vermiş Hepburn. Bir festivale doğru yola çıkıp da suçiçeği geçirmemek hayatında basit bir kırılma yaratabilecekken, depremin esaslısına, Mark Wallace’a sebep oluyor. Zamanda yolculuk yapıyor ve bir evliliğin o hale nasıl geldiğini görüyoruz; potansiyelini bilen, yapamayacağını çoktan öngören, “seni hayal kırıklığına uğratacağım” diyen bir adamla çıktığı yolda şansın ondan yana olmadığını sevimsiz bir şekilde tecrübe eden kadın üzerinden izliyoruz filmi genelde. Erkeğin ne hissettiğini çok merak etmiyorum açıkçası, genelde gördüğüm kadarı yeterli geliyor. (Buraya smiley gelecek.)

Eski film alerjiniz varsa, koyun onu bir köşeye, sakin sakin izleyin bu filmi. Audrey Hepburn’ün ne kadar komik bir kadın olduğunu ve bunu nasıl da doğallıkla yaptığını görün. O hayvan taklitlerini, birlikte yolculuk yaptıkları çifte çıldırıp da sakin kalabilmesini, adamın o anda bile oklarını onun üstüne çevirmesine rağmen sukunetini koruyabilmesini, aşkının onu nasıl çaresiz kıldığını seyredin. Sonra belki size de bulaşır, benim gibi 2 günde 3 Audrey Hepburn filmi izleyiverirsiniz.

Saçlar ve kıyafetler inanılmaz. Bu denli içe işleyen bir biçimde güzel olan kadının korkunç moda akımlarının etkisinde neye dönüştüğünü görmek gözleri yorabiliyor. Arabada sinirlenip kolundaki saati çıkarıp yürüdüğü sahnedeki pantolon ceket takımı öldürdü mesela beni, berbattı. Saç modeli, özellikle kısacıkken, favorileriyle Elvis Presley efekti yaratıyor. Göbeğine kadar çekilmiş jean pantolonu yetmezmiş gibi kemerle sıkıştırılmış iyice, tişörtü de pantolonun içine sokulmuş. Çok fena, çok. Film o kıyafetlerin ağırlığını, yatakta yemek yedikleri ya da cibinliği fark etmedikleri sahnelerle çok rahat unutturuyor yine de.

Comments
  1. Rimbave |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑