The Stoning of Soraya M.

The Stoning of Soraya M. posterThe Stoning of Soraya M., 2008 yapımı.

1986 İran’ında yolda arabası bozulan bir gazeteciyle başlıyoruz ne olduğumuzu anlamamaya. Bir kadın, yeldirme denir bizim oralarda, yeldirmesini savurarak bir nehir kenarına gidiyor. Kemikleri topluyor, kalanları yemeye çalışan köpeği kovalayarak. Muhtemelen dua ederek nehirde yıkıyor onları, bir çukur kazıp gömüyor. Bir de mezar taşı yapıyor.

Bu filme dair söyleyecek çok şeyim var. Filme dair değil de… İnandıklarıma dair daha çok. Film bir recm hikayesi. Erkek egemen dünyanın öldürdüğü, sindirdiği, kadınların ve çocukların yaşam hakkını utanmazca ellerinden aldığı bir hayat hikayesi. Varlıklarıyla ezdikleri hayatların hikayesi.

Kendimi bildim bileli erkek cinsini kadın varlığı için tehdit olarak görmüşümdür. Hem fiziksel varoluşumuza, hem refahımıza, hem hakkımıza hukukumuza. Ama en önemlisi oluşturdukları fiziksel tehdit. Filmde kadını öldürmelerinin hata olduğunu düşünen muhtar, recmden önce namaz kılıp dua ediyor. Diyor ki, “bana yardım et, bu işi senin isteğinle gerçekleştireceksek işimi kolaylaştır. Yok yanlış bir iş yapıyorsak, bana bir işaret gönder ki durdurayım.” Liberalizmde en sevdiğim şeylerden biriydi dine dair şu söylenenler: “Tanrı dünyayı yarattı, bir müddet düzenini sağlamak için başında durdu ama artık elini çekti. Her ne yapıyorsa, insan kendi iradesi ile yapıyordur.” Öyle kifayetsiz, öyle basiretsiz insanlar ki, cana kıymadan önce işaret istiyorlar. Kendi kötülükleri, alçaklıkları ile bir insanın hayatına kastediyorlar ancak durmak için Allah’a yalvarıyorlar. Her kötülüğe de onu ortak koşuyorlar.

Film Şirazlı Hafız’ın şu dizeleriyle açılıyor:

Olmayın riyakârlık edenlerden,
bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken
Öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.

Kadını öldürürken de Allah diye bağırıyordu erkekler. Allah, büyüksün! Verdiğin canı alıyoruz ama senden öyle korkuyoruz ki en iğrenç şeyleri yaptığımızda bile sana sığınıyoruz. O kadar ikiyüzlüyüz ki, hayattaki her rezilliği istediğimiz her kılıfa sokabiliriz. O kadar reziliz ki, seni de kullanırız. Öylesine alçağız ki, “en büyük günah kul hakkı yemektir” dersin, senin rızanı almak için kullarının canlarını alırız. Üstelik de bunu senin yolladığını söylediğimiz bir kitaba dayanarak yaparız. Her gün, her lanet gün öleceğimizi unutur, bir gün seninle karşılaşacağımızı unutur, güzelim dünyanı çirkinliklerle doldururuz.

Kadının adı yok. Filmde yoktu. Siyahlar içinde süzülerek gezen canlılar vardı sadece. Yavru köpekler gibi erkeklerin insafına, iki dudakları arasından çıkacak sözlere terk edilmiş; hayatları bile onların tasarrufunda olan zavallı yaratıklar. Soraya’nın kocası yeni bir kadın alıp da Soraya’ya para ödemek istemediği için ölmesini daha makul buldu. 4 çocuğu vardı. İkisi dünya güzeli kız çocukları. İkisi babalarının izinden gidecek; onun öğütleriyle, kötülüğüyle büyüyüp daha da kötü ve zalim olacak iki erkek çocuğu idi. Her biri dünya üstündeki bir ya da birkaç kadının varlığına tehdit olacak erkek yavruları.

Bu film, sadece film değil. Şimdi emin sakin otururken ben burada, bir yerlerde bir kadın yine canıyla tehdit ediliyor. Ölümüne hükmediliyor. Tecavüze uğruyor. Şiddete maruz kalıyor. Basiretsiz, kifayetsiz, arsız, kötü bir erkeğin bir şekilde zulmüne uğruyor. Bu hep böyle idi. Hep de böyle olacak. Dünya hiçbir zaman daha iyi bir yer olmayacak. İnsanlar ve kötülükleri her zaman emellerine alet edecek canlılar ya da kutsal şeyler bulacak. Hoşgörü hikayelerde kalacak. Dünya gitgide elden çıkacak. Filmle mi keşfettim bunu? Hayır. Sadece içim karardı, hissettiğim ama paylaşmamayı tercih ettiğim şeyleri yazacak kadar içim karardı.

Film mi? Dile getirdiği şeyin netliği ve sadeliği yüzünden 9/10.

Etiketler:,

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑