Seyrek Yağmur / Barış Bıçakçı

Seyrek Yağmur, Barış Bıçakçı’nın uzun zamandır beklenen ve İletişim’den çıkan kitabı. Ben ilk baskısını (Ocak 2016) okudum.

Barış Bıçakçı ile birkaç yıl önce tanıştım ve yalın bir şekilde, aforizmalar saçmadan anlattığı insan hayatlarını çok sevdim. Hatta bazı benzetmelerinden öyle etkilendim ki, yıllardır kullanıyorum ve mesela borcumu kendi dilimi harcayarak ödemeyi reddediyorum. Yılın ilk günlerinden beri yaşadığım okur tıkanmasını aşmamda faydası olacağını düşünerek kitapçılara geldiği ilk gün aldım Seyrek Yağmur’u. Hem tepki toplayan kapağın altında gerçekte ne var merak ediyordum, hem de bloglarda yahut diğer edebî mecralarda sürprizbozana maruz kalmadan okumak için sabırsızlanıyordum. 100 sayfalık mini mini bir kitap olduğu için de çabucak bitti, ardında buruk bir tat bırakarak.

“Her hikayenin bir anlatıcıya ihtiyacı vardır” diyerek başlamıştım bu yolculuğa, Seyrek Yağmur’un kahramanı Rıfat da diyor ki:

Ama insan bir hikayenin içinde olduğunu nasıl anlar? Anlayabilir mi? Anlamak için çabalarken olmayan bir sınır çizgisinin bir o tarafına bir bu tarafına geçmekten yorgun düşmez mi, çıldırmanın eşiğine gelmez mi? Yaşayıp gitmenin, avarelik etmenin merhametinden mahrum kalmaz mı? 

Tam da bu nedenle buruk bir tat bırakıyor Rıfat insanın dilinde. Bir hikayenin içinde olmak ve olmamak arasında öyle sık gidip geliyor ve Bıçakçı’nın daha önce başarıyla kurguladığı diğer kitaplardan öyle uzak bir duyguyu anlatıyor ki hayal kırıklığı yaratıyor Rıfat’ın bölük pörçük anlara dair hisleri, Gezi’ye dair yorumu, şairlere giydirmesi, uzun beyefendiye dokundurması… Bütün bunların bir BB kitabında ne işi var dedirtiyor, yazarın diğer kitaplarından etkilendiği için bu kitabı tercih eden okura.

“Hatırlıyor musun, bir ilişkiye girerken insanın ille de bir vaatte bulunması gerekiyorsa bu, çelişkisiz olacağım değil, kendim gibi olacağım vaadi olmalı, demiştin. Ben ne çelişkisiz olmak, ne de kendim gibi olmak istedim, ben senin olmak istedim Rıfat.”

Yazarın şimdiye kadar okuduğum kitaplarında böyle Tuna Kiremitçivari cümleler de yoktu. Kadın-erkek ilişkilerine dair söylediği şeyleri hep insanî, gerçekçi ve tutarlı bulmuştum. Yarattığı karakterler, Cemil ve Nazlı mesela, benim tanıdığım insanlardan farklı değillerdi. Ama Seyrek Yağmur’un karakterleri popüler anlayışın kurbanı olup gündelik hayata dair incelikli detaylar yumurtlamaya başlamışlar!

Rıfat ardından şairlere bir market alışveriş listesini şiire dönüştürme ödevi veriyor. “Hem böylece,” diyor, “alışveriş listesi yazsa okuruz, biçimindeki kof okuyucu övgülerinin de içini doldurmuş olursunuz. Zira şairlere hayranlık duyan, onların dizeleri üstünden duyarlılık sahibi olmaya çalışan okurlar da mücadele edilmesi gereken bir başka kanser vakası.”

BB’nin söyleyeceği çok şey birikti demek ki; hayata, edebiyata ve bütün o çarpıklıklara dair. Peki neden bir deneme yazıp da bütün bunları kendi ağzından anlatmak yerine “güya- kurgulanmış bir Rıfat karakteri ağzından anlatmayı tercih etti? Bilinmez. Lakin maya öyle bir tutmuş ki, böyle cümleler şimdiden kendi fanatiklerini yaratmış, sosyal medya sağ olsun, çoktan maruz kalmaya başladım bile.

4 yıllık aradan sonra, çok seveni olan bir yazar, sipariş kitap çıkarırsa yaşatabileceği hayal kırıklığı neye benzer diye merak ederseniz Seyrek Yağmur’u okuyabilirsiniz. Derinliğini, etkileyiciliğini kurgudan alan Barış Bıçakçı kitaplarından kurguyu sıyırıp sadece kahramanın iç sesini bırakırsanız satırlarda, böyle karikatürize ve tatsız tuzsuz bir şey kalıyormuş meğer elde. Üzüntü verici.

Kitabın ilk baskısında gözden kaçan birkaç hataya denk geldim. Çok satacağı tahmin edilen, böyle kısacık bir kitapta da artık ufak tefek hatalar bile olmasa daha şık olmaz mı?!

Kitaba dair bir başka inceleme yazısına şu adresten ulaşabilir, ayrıca daha önce okuduğum Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Sinek Isırıklarının Müellifi, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi adlı kitaplara dair yazılarımı da linklerde bulabilirsiniz.

Kapağa ayılıp bayılsa idik, her-şeyi-beğenme-polisi pek mutlu olurdu ama laf edince hemen mantar gibi bitivermişler yazıların altında. Kapakla ilgili bir yazı da şurada var.

Kitaba dair güzel bir yazı daha. Özellikle aşağıdaki bölüm son dönem Türkçe edebiyatta şikayet ettiğim şeyin muhteşem bir özeti olmuş, Oylum Yılmaz’ın eline sağlık!

Yazara, yapıtları ötesinde hayran olmak ne kadar tehlikeli bir şeyse, yazarın ona hayran olan okurlarına hayran olması ve edebi yeteneğini, zekâsını, emeğini bu hayranlığı beslemek üzerine harekete geçirmesi, o kadar tehlikeli. Bu çağda yaşayan ve edebiyatını gelecek kuşaklara taşımak isteyen her yazar, bu sınavdan mutlaka geçiyor, geçecek. Bu noktada Barış Bıçakçı’yı tenzih ederek söylemeliyim ki, Türkçe edebiyatın başında bir kara bulut gibi dolanıp duruyor okur hayranlığı. Okurların bir yönüyle göklere çıkardığı bir yazarın, arka arkaya sadece bu beğeniye yönelik metinler kaleme alması, edebiyat ortamını niteliksiz, kendi kendini tekrarlayan, birbirini kopyalamış metinlerle dolduruyor. Ve bu metinleri körü körüne baş tacı yapan garip bir beğeni ortamı, kara bulutları giderek daha da kalınlaştırıyor.

Latest Comments
  1. BA |
    • Selin Seçen |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑