Seyahat Günlüğü / Slovenya, Como Gölü…

IMG_8225Yine yemyeşil bir kamp alanında, sandalyeye tünemiş vaziyette yazıyorum. Şu anda Fransa sınırına 20 km uzaklıkta, Chianocco’dayız. Dora Riparia adlı ırmağa çok yakın bir kamp noktasındayız. Burayı yine yanlışlıkla bulduk! Dün akşam bugün kalacağımız yeri Google Maps üzerinde ararken No Tav Camping adında bir yer keşfettik. Sabah Como Gölü’nden çıkıp yaklaşık 260 km uzaklıktaki kamp yerine vardık. Ortalıkta çadırlar vardı evet ama, ortam hiç de kamp alanı gibi değildi. Aksine festival havası vardı, masaların üstüne de çeşitli bildiriler koymuşlardı. Meğer Susa Vadisi’ndeki No Tav hareketinin harekât merkezini bulmuşuz istemeden. Şurada hareketten biraz bahsedilmiş, neyin ortasındayız diye merak edip okudum ben de.

Kamp alanı çok ilginç. Birkaç çocuk hariç en genç insanlar biziz. Geri kalanı 70 ve üstü. Neredeyse hepsi çok güleryüzlü, yan komşumuz hariç. İki gülümseyerek selam verme denememi de beni kesecekmiş gibi bakarak karşıladı. Gece tetikte uyuyacağım! 70’lik amca, Arnavutluk şoförleri bile bir şey yapamadı bana, sen mi yapacaksın!

Kampın hemen dışında küçücük bir pizza restoranı var, denediğimiz pizzaları da harikaydı. Sokak arasındaki basit dükkanlarda bile ucuza (5-6 euro) böyle güzel pizzalar yiyince Türkiye’deki acayip fiyatlı korkunç pizzalar geliyor aklıma.

Önceki yazıda Karadağ’ı çok sevdiğimi yazmıştım ya hani, sıralama değişti, kısıtlı bir sürede de olsa gördüğüm Slovenya’ya bayıldım. Yollar harika, evler çok sevimli, hepsinin balkon ve pencerelerinden çiçekler taşıyor. Kaldığımız kamp yeri de muhteşemdi, devasa ağaçlar ve pırıl pırıl bir dere ile çevrelenmişti. Haliyle öldüm de cennete mi geldim dedirtti bana. Hepsi elbirliği edince de bir daha kesinlikle gelmek ve çok daha detaylı görmek istediğim bir ülkeye dönüştü Slovenya.

Hırvatistan… Bugün aralıksız kamp yaptığımız 9. gece. En güzeli ise Hırvatistan’da idi. Seline tabelasını gösterdiğinde Serkan, ben sıcaktan ruhumu teslim etmek üzereydim. İsyan bayrağını çektim ve yol kenarında gördüğümüz ilk camping tabelasından girdik. Meğer muhteşem bir kamp alanı imiş. Hem denize sıfır, hem pırıl pırıl, hem bülbüllerle çevrili. Çamaşır makinesi de bulunca katmerlendi sevincim. 20 Euro kamp ücreti ise bugüne kadarki kamplarımızın ortalaması içinde kaldı. Hırvatistan güzel bir tatil ülkesi, görecek/gezecek çok fazla şey var. Motorla gelecekseniz Dalmaçya kıyılarında virajdan hafakanlar basabilir sizi de. Hani Sinop yolu virajlı ya… Değil! 500 km aralıksız virajlı yolda gitmek gerçekten bunaltıcı olabiliyor bir süre sonra. Dinlene dinlene gezmek daha mantıklı. Zira Hırvatistan’a dair en olumsuz şey, en azından kıyı bölgesindeki, kuraklık. Altında mola verecek ağaç yok! Her yer çalı, benzinliklerin arası uzak. Su içmek için bile güneşin altında durmak eziyet olabiliyor. Bir de eylülde denemek lazım, daha cezbedici geliyor sonbahar havasında o yollar.

İtalya’da 3. günü bitiriyoruz. Pek çok insan nereden geldiğimizi ve rotamızı soruyor, sonra inanamayıp tekrarlattırıyor, eğleniyoruz. Kuzey kısmında trafik muazzam. Önümüze hiçkimse atlamıyor kaç yüz kilometredir. Hani Türkiye’de motorluları kimse “görmüyor” ya… Hani küçüğüz, hızlıyız vs diye görmüyorlar. İşte buna ben de inanıyordum, kendimi görünür kılmaya çabalıyordum. Meğer yalanmış, Avrupa’nın büyük bir kısmında herkes bizi “görüyor”! Demek ki bakıyorlar. Türkiye’de genel olarak canımız kıymetsiz olduğu için görmüyoruz yalanı ardına sığınan insan kolaycılığı imiş bizim yaşadığımız.  Sıkışık trafikte, onlar durup da biz gidiyoruz diye bizi sıkıştıran şoförler var ya hani… Hah, onlar buraya uğramamış. Trafik sıkışmaya başlayınca ilk işleri sağa yanaşıp geçmemize izin vermek oluyor. Sürekli gergin motosiklet sürdüğüm İstanbul’dan sonra yolculuğun bu kısmı beni çok mutlu etti. Pek çok kavşakta bizi beklediklerini görünce mutluluktan kahkaha atıyorum kaskın içinde.

Gemiye çok az zaman kaldı, rotayı kuzeye çevirdiğimiz için nispeten serin günler geçiriyoruz artık. Dün gece Como’da rüzgardan uçuyordu neredeyse çadır, bugün de 21:00 olmadan polarları giydik. Gün içinde hayatı kolaylaştırıyor bu serinlik.

Bugün otobanda gürültüden ve dümdüz yolda gitmekten bayılmış vaziyette mola verdik. Tırın gölgesine park ederken Türkiye plakalı olduğunu gördük, şoförüyle selamlaştık. Günün en güzel şeyi oldu. Tarık abi, bize çay demledi, neyi varsa ikram etti, hatta yetinmedi, yok olmaz dememize kalmadan tabaklarımızı yıkadı. Siz bana selam verdiniz ya, o yeter dedi bir de. Güzel insanlarla karşılaşmak bütün günümün aydınlanmasını sağlıyor.

Yarın istikamet Lyon. 20 yıl önce geçtiğim yerleri hatırlayacak mıyım acaba?.. Belki Dijon’a da yolumuz düşer, 15 yaşımı hatırlarım.

Daha önceki yazılar için:

Güney Amerika Seyahati Hazırlığı
Bekle bizi Avrupa! (1. Gün)
Ohrid, sen ne güzelsin! (4. Gün)
Karadağ’a yeniden gelmek üzere veda ettik. (6. Gün)
İlk haftanın ardından… (7. Gün)

 

Etiketler:
Latest Comments
  1. esra |
    • Selin Seçen |
  2. esra karaosmanoğlu |
    • Selin Seçen |
  3. Süleyman Demir |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑