Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları / Haruki Murakami

renksiz tsukuru tazaki'nin hac yıllarıRenksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları, Doğan Kitap’tan çıktı. Ben ilk baskısını Ekim 2014’te yapan kitabın, Kasım 2014’te yaptığı 10. baskıyı okudum! Gözlerinize inanabilirsiniz. 1 ay içinde tam 10 baskı yapmış, aralığın sonuna geldiğimizi düşünürsek piyasada kaçıncı baskı dolaşıyor meraktayım. Popüler kültür, sen nelere kadirsin!

1Q84‘ü okuyup da suratımı uzun süre buruşturduktan sonra Murakami okumayacağım artık, demiştim; sözümü yedim. Aslında bile bile lades diyorum, zira her kitabında aşağı yukarı aynı şeyleri hissediyorum artık. Zemberekkuşu’nun Güncesi ile başlamıştım uzun süre önce, hatırlayabildiğim en olumlu his de bu kitabı okuduğum zamana ait. Üstünden yıllar ve kitaplar geçti gitti, şimdi artık net anımsayamıyorum bile, muhtemelen Murakami daha o zamanlarda kendini tekrarlayacağının çok net sinyallerini veriyordu ama ben, taze ve heyecanlı okur olarak bunu fark edememiştim. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu ve Sahilde Kafka üzerine yazılarımda da genel bir hoşnutsuzluk hakim çünkü, demek ki bende hep aynı izlenimi yaratıyor Murakami.

Muhteşem isimli bir kitap bu. Bu konudaki yeteneğine şapka çıkarıyorum yazarın. Karakter yaratma başarısına ve onlara giydirdiği birbirinden enteresan kılıklara da hayranım. Renksiz Tsukuru bile Murakami’nin elinde öyle orijinal bir adama dönüşüyor ki, bu gücün edebî olana yönelmemesi beni gerçekten şaşırtıyor. Bir de Nobel için aday olmak mı?! Daha neler… Antalya’da deliler gibi yağmur yağıyor, sıklıkla sel oluyor hatta, gök yırtılıyor, deniz canavarlaşıyor. İstanbul’da da yağmur yağıyor. Antalya’daki yağmuru görmeyenler, İstanbul’da yağanı “bi şey” zannediyorlar. Murakami de öyle işte. O yağmur dururken bu çiseleyen şeye yağmur mu denir Allah aşkına!

316 sayfa kitap. 1 günden kısa bir zamanda okudum. Öyle akıcı… 1Q84 gibi tekrarlara düşüp de hayattan soğutmuyor insanı. Ancak akıcı olması hesaplı kitaplı bir durum. Bir mühendis edasıyla matematiği hesaplanmış ve kitabın kolay yutulur lokma olması istenmiş. O yapaylık sonu gelmeyen hikayelerde, kaybolan arkadaşlarda, hiçbir yere bağlanmayan 6 parmaklarda, piyanistlerde zirveye çıkıyor. Kurguya hareket getirmesi beklenen yan hikayeler, ucu açıkta bırakılınca salkım saçak lüzumsuz bir gizem örtüsüne dönüştürmüş bütün kitabı. Kendini “edebî” eserler veren biri olarak konumlandıran ve dünya çapında ses getiren bir yazarın romanını okurken boşta kalan kısımları ben tamamlayacaksam, hikayenin düğümünü ben atacaksam, kitabın sonunu ben yazacaksam zihnimde, nerede kaldı edebiyat! Yazarın sahip olduğuna kanaat getirilen yaratıcı güç aslında kör topal ilerleyen bir vagonmuş meğer. Bir değeri yok mu? Var elbet; enteresan görünüyor, vagon günlük hayatımızın parçası değil, çok gürültü yapıyor, her yerinden yüzlerce vida ve somun fışkırıyor vs. Ama o kadar. Derli toplu bir bütün oluşturuyor fakat boyası yok, ruhu yok, sadece popüler kültür cilası var! Bu demek değil ki, insanın için işleyen tespitler yok. Bolca var hem de!

Dışlanma ve yalnızlık, kilometrelerce uzunlukta bir kablo haline gelmiş, devasa bir vinç o kabloyu gıcırtılar eşliğinde sararak germişti.

Kendi değerinin arayışı içine girmek, birimi olmayan bir maddeyi ölçmeye çalışmak gibiydi. İbrenin tık diye sabit bir noktada durması asla mümkün olmuyordu.

“Kesin hedefler koymak yaşamı basitleştirir”…

Böylesine sakin ve düzenli görünen bir yaşamda bile, geçmişte bir noktada mutlaka hayatın sekteye uğradığı bir zaman dilimi oluyor galiba. Yoldan çıkmak için ayrılmış bir dönem denebilir belki. 

…”Birisine cidden aşık olup ona gereksinim duyar hale gelirsem, nihayet günün birinde, hiçbir ön uyarı olmaksızın, o insanın ortadan kayboluvermesinden ve geride tek başıma kalmaktan korkuyordum sanırım.” (Ne kadar hastalıklı bir durum aslında, bir kez olumsuz bir durumu derinlemesine tecrübe edip de bütün bir ömür boyunca o travmanın izini taşımak. Aynı şeyler tekrar yaşanmayacaksa bile, bu lüzumsuz korkular eşliğinde onların olasılığını arttırmak.)

Karşısındaki insanın kafasının içerisinde bir şeyler hızla yol alırdı sanki ama o bir şeylerin ne tür şeyler olduğu hakkında Tsukuru’nun hiçbir fikri olmazdı. Böyle anlarda kafası karışır, sanki geride tek başına bırakılmış gibi bir hisse kapılırdı. Fakat o zaman bile, Tsukuru kendinden yaşça küçük bu arkadaşına karşı tedirginlik ya da kızgınlık hissetmezdi. Karşısındakinin zihninin devir katsayısı yüksekti, etkinlik alanı daha genişti, onun zihniyle arasında düzey farkı vardı, o kadar. (Devir katsayısı ha, hiç böyle nitelendirmemiştim, aksinin ne kadar yorucu olduğunu devir katsayısı yüksekler iyi bilir.)

…”Lexus… Ne anlama geliyor?”
Mavi güldü. “İnsanlar hep bunu soruyor ama hiçbir anlamı yok. Uydurulmuş bir sözcük. New York’taki reklam ajansı Toyota’nın isteği üzerine yaratmış. Her haliyle lüksü çağrıştıran, bir anlamı varmış gibi gelen ve etkileyici bir tınısı olan bir sözcük bulmak istemişler. Tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. Bir yanda canını dişine takarak demiryolu istasyonu yapan insanlar var, diğer yanda yüksek paralar alarak şatafatlı sözcükler uyduran insanlar.”
“Buna genel olarak ‘endüstriyel saflaştırma’ deniyor. Devir böyle.”

Birçok ses birbirine karışmış, kulağının derinliklerinde kesintisiz bir parazite dönüşmüştü. Bu, dipsiz kuyu gibi derin bir sessizlik içinde olmadığın müddetçe duyamayacağın bir sesti. Dışarıdan gelen bir ses değildi. Kendi organlarının içinde üretilen bir sesti. Her insan, bu türden kendine özgü bir sesle birlikte yaşar. Fakat gerçekte, o sesi duyma şansını çok nadir bulur. (İmkansızın Şarkısı mı, Zemberekkuşu’nun Güncesi mi?.. Aynı sesten bir kez daha bahsettiğini hatırlıyorum Murakami’nin. Aynı sesi en son Cem Kalender’in Kayıp Gergedanlar’ında da okumuştum. O iç sesi sıklıkla duyduğumdan mütevellit dikkatimi çekti.)

Kitaba müzik eşlik ediyor yine. Küçük bir araştırmayla bahsi geçen sonatları bulabilirsiniz. Müzikle kitap okumayı becerebilenlerdenseniz, ki ben değilim, belki okuma zevkinizi arttırır. Sanırım bir daha Murakami okumayacağım. (Yani umarım!)

Müziği ben ekleyeyim, siz zahmet etmeyin.

Sonra da şunu dinlersiniz:

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑