Prensesin Uykusu

Prensesin Uykusu, 2010 yapımı.

Dur! Popüler kültür diyip geçme, tanı o dehlizin içindeki canavarı!
Prensesin Uykusu’nu bu yüzden izledim işte. Orhan Pamuk okumadan “yo, asla okumam ben onu” diyip de bunu niye dediğini bilmeyen tipler var ya, onlara deli olduğum için seyrettim. E merak ediyorum, çamur atacaksam da gönül rahatlığıyla atayım, di mi?

Çağan Irmak’ın Issız Adam faciası vardı değil mi? Ticari başarısı, sanatsal anlamda rezilliği beraberinde taşımıştı rahat rahat. Hep düşünürüm, Issız Adam’ı izleyip de sevmiş biriyle aynı masada otursam ne konuşabilirim acaba diye. Havadan ve sudan ancak,başka bir ihtimal gelmiyor aklıma. Sonra yılmayıp Ulak’ı da izledim. Aynı oranda başarısız bulmamakla birlikte kesinlikle izlenesi bir film olmadığını düşünüyorum onun da. Daha geriye gideyim mi? Yaptığı bütün filmleri izledim. Çarpıldığım yapımı olmadı, izlemekten keyif aldığım ise oldu. Prensesin Uykusu’na gelince…

Aziz, Neşet, Sevinç, Gizem, temizlikçi çok gülen teyze, rejisör eskisi Kahraman amca… Aziz’i sevdim. Yüzündeki ifadeden dolayı yarım akıllı olmasını beklediğim doğrudur, o konuda hayal kırıklığım devam ediyor ama n’apalım. Söylediklerinden, söylemediklerinden ve oynadıklarından bana lezzetsiz gelen tek şey o hayalet tiradıydı! Ne işi vardı ki onun orada? Ne anlamsız ve gereksiz bir sahneydi. Neşet… Onu da sevdim. Çok gerçekçi. Yüzeysel, bıçkın, sağlam, terk edilmiş, vefalı, bazen dangalak, basit ve zararsız bir genç adam. Sevinç… Ben Sevinç Erbulak’ı sevmiyorum. Süper Baba’dan sonra kadını izlediğim hiçbir filmde ona karşı azıcık bile sempati hissedemedim. Fena halde kaba, itici ve yapay geliyor. Keşke anne rolünde onu izlemeseydik, mahalle kuaförünü canlandırma konusunda aman aman başarılı olduğunu düşünmüyorum.Gizem… Filmin neredeyse tamamında “olmadığı” için üzüldüm. O veletten iş çıkardı bence. Uyan çocuk! Kütüphanede çalışan temizlikçi teyze manasız manasız her güldüğünde ben de güldüm. Bunun yüzü böyle, derken aslında kendi yüzünü de gösteriyordu. Kahraman amca, Genco Erkal’ın yazıp oynadığı bölümdü. İzlemek çok zevkliydi; onu seyrederken ekrana, filme yabancılaşmak mümkün değildi. (Ne içirdi Neşet ona? Sağırım ben, duyamadım.)

Türk sinemasındaki bu tarz masalsı olmaya çalışan yapımları genelde iyi niyetli buluyorum. Bu da çabayı sonuca ulaştırmak konusunda çok başarılı olamamış iyi niyetli bir yapım. Redd için kırpılan ya da yazılan senaryonun sırıttığı pek çok yer var. Animasyonlarla ilgili hiçbir problemim yok, keşke daha çok olsalardı, o ahtapottan filan da çok olsaydı, nerede kaldı hayal gücü! Hikaye var, evet ama niye derinliği yok? 110 dakikaya mı sığmadı? Aziz ve Neşet niye sadece çocukların olduğu bir ülkede büyüdü? Hadi Aziz’i azıcık gördük ama Neşet’e dair hiçbir fikrimiz yok. Fikfik peşinde koşuşunu izletmekten daha az zevk verir diye mi yok?

Canınız sıkılıyorsa liselilerin olmadığı bir seansta izleyin, gitsin. Vakit geçiyor. Ne kazandırıyor? Burukluk… “Bu malzeme keşke böyle çiğ servis edilmeseydi”nin burukluğu. 6/10.

Dipnot: Prenses… Erkeklerin kadınlara söylediği ve benim duyduğum anda tüylerimi diken diken bir kelimedir. Ezkaza biri bunu bana söylerse pimi çekilmiş bombaya dönüşebilirim, içimden Mr. Hyde fırlayabilir, ayı çıkabilir, taş düşebilir. Öyle bir tiksinme bendeki. Demeden geçemedim.

Etiketler:,
Latest Comments
  1. bilge |
  2. Bir Kadın |
  3. mustafa |
  4. Bir Kadın |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑