Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti / Ferat Emen

perihanla alakadarlar cemiyeti ferat emenPerihan’la Alâkadarlar Cemiyeti, Ferat Emen’in Everest Yayınları’ndan çıkan kitabı. Ben yollarını gözlediğim ilk baskısını okudum. (Kitaptaki bilgiye göre Aralık 2014, Everest’in sitesinde bilgiye göre Ocak 2015, seçip beğenip alın lütfen.)

Aylar önce yazar Suat Duman’ın tavsiyesi ile Hüsniye Hanımın Ağzı’nı okumuş ve kullandığı dilin rafineliği, sertliği nedeniyle irkilip yazarı takip etmeye karar vermiştim. Bir önceki kitaba adını veren “Hüsniye Hanımın Ağzı” hiç hoş bir benzetme değildi, şaşırtmıştı; bu nedenle bu kitabını okumaya kitaba adını veren öyküden başladım, çarpık çağrışımların tamamının hakkını vermişti yine Ferat Emen. Perihan, 3. sayfa çocuklarından, hani güzide ülkemiz yılda birkaç kez benzer hikayelerle irkilir ya, doğunun ücra bir köşesinde bir Perihan vardır, yaşı 10 olamadan şehrin ileri gelenleriyle olabilecek en nahoş şekilde tanışmıştır ve kendini ifade edebilecek çağa geldiğinde de etrafta birileriyle paylaşmaya başlar olanı biteni. Şehrin hakiminden savcısına, polisinden öğretmenine, hatrı sayılır bir kitlenin pedofil olduklarını öğreniriz de zihin bir türlü kabul etmez bunu. Böyle hikayeler uzaktadır zaten hep. O adamlar mutlaka garip görünüyordur; 3 kulakları, 5 ayakları vardır kesin ve bizim dünyalarımızla alakaları olamaz. Korunaklı, kısır evreninde yaşayan kentlilerin hayal güçlerinde bir türlü yere bulamaz o amcalar kendilerine, o yüzden asansörde öpüşen esnaf dayıları görünce dünyaları yerinden oynar. Gözlerimizi kapatmak, sorunları yok farz etmek onların gerçekten yok olmalarını sağlamıyor, biliyoruz değil mi?! Bittabi bir kitap, bir düşünce, bir anlayış taşları yerinden oynatmayacak, popüler tabirle “farkındalık” yaratmayacak Cem Kalender’in dediği gibi ama olsun, edebiyatın temel vazifelerinden birinin “rahatsız etmek” olduğunu düşünmüşümdür hep. Başka türlü düşünmeye itmesi, akla hayale gelmeyen insanların varlığının sorgulanması ve şaşırtmak yerine algılama yeteneği kazandırması… Okumayan yığınların bile küçümsediği romanlar ve öykülerin benim hayatıma yaptığı en değerli katkı bu.

Şimdi gelelim kitaba. İçinde bolca gerçek var, başkalarının gerçeği; çoğunluğun ise çirkin ve inanılmaz bulduğu, uydurulduğunu düşüneceği şeylerle bezeli bir öykü kitabı bu. 17 öykü var, biri parçalı, siz birleştirebilirseniz ne ala, ben denemedim bile zira Ramazan Süt hikayesinin ilk bölümünden sonra kitaptan koptum, 3 parçadan oluşan öykü de kitabın kapanışındaydı ne yazık ki. Öykülerin temelinde kutsal dinlerin haram kabul ettiği her şey var. Dine atıfta bulunuyorum zira hikayeler hacı hocadan geçilmiyor. Otorite sembollerinin kendi eylemleriyle aşağılanışı öyle sert ki, kitabın başına +18 ibaresi konsa olurmuş. Uzağa gitmeye bile gerek yok, buyrun arka kapak yazısı:

Düzdüğü tıfıldan hakiki bir drama prensesi dürmek isteyenler için söyleyeyim, Çitlembik, ağzından sızan salyayla koynunuzda uyurken, siz bu çıplak ayaklı kar rahibesini izliyor, için için ağlıyorsunuz. On üçlük zaniyenin bedenine kargolar fırlatıyor, kolları istavroz gibi açılmış, kanayan bir St. Sebastian freski çıkarıyorsunuz afacandan. Onu kirlettiğiniz için kahroluyorsunuz. Ama hayır, onu kirletemezsiniz. Yutturduğunuz meniniz ona necaset bulaştırmaya yetmez. 

İnsan kötülüğüne, her yönüyle nüfuz ederek, serin ama irkiltici bir samimiyetle bakabilen bir yazarın artık asıl meselesi insanla değil, Tanrı’yladır. 

Ferat Emen’in bu hikayeleri irkilerek yazdığını düşünmüyorum, okuduğum metinde sadece hınç var gibi, ama çok sakinleşmiş olanından, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilen cinsinden. Kime kızdığını tam olarak çözemiyorum, bazen yaklaşır gibiyim ama emin olamıyorum. Bütün bu çarpıklıklara müsaade ettiği için yaratıcıya mı, yoksa çirkinliği genetik koduna işlemiş insanlara mı? Kısır döngü, muhtemelen her halükarda yaratıcıya kızıyor. Bu yüzden kitapta sıklıkla dine atıfta bulunuyor, gelincik gibi, zayıf bulduğu her yerini kemirerek.

Âdemoğlu kırk yaşındaki bilinçle doğsaydı, altı aya kalmaz canına kıyardı. Dünya hayatına tahammülünü yavaşça ayıkmasına bağlı.

Kızgınlığının yarattığı o alev almış dünyadan gelmeyen kelimeleri çok anlamlı geliyor bana. Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir, diyor Huxley gibi, umarım inanmıyordur. İnanıyorsa da herkesi o cehenneme ortak etmeye çalışıyor yazarak.

Kitabın sevmediğim tek öyküsü giriş kısmı hariç Ramazan Süt idi. Pornografik öğeleri başka yerde rahatça saçsaydı keşke, kitabın bütünlüğüne zarar verdiğini ve hiçbir amaca hizmet etmediğini düşünüyorum o öykünün. Beeler ise gerçekten takdir ettiğim bir fikir. Dönüp birkaç kez daha okudum.

2. baskı daha özenli olur umarım, zira sık sık imla hataları çarptı gözüme, mis gibi kapakla çıkmış böyle bir kitaba yakışmamış. Sahi kapaktaki resim kime ait? Tasarlayan Beste Doğan’a mı?..Muhteşem bir seçim olmuş çünkü. Neyi simgelediğini düşününce irkildiğim pembesine rağmen…

—————

“Ferat Emen kimdir?”e örnek olsun:

http://kitapgalerisi.blogspot.com.tr/2013/06/ferat-emen-roportaj.html

Ve kendi ağzından:

“İtiraf etmeliyim ki, ne trajedinin ne de dramın tam olarak ne manaya geldiğini biliyorum. Haneke’nin ve Asghar Farhadi’nin filmlerini izlemek de bana aynısını yapıyor. Bir şekilde bütün silahlarımı yere bırakmak zorunda kalıyorum. Takatsizleşiyorum. Var olmak böyle, zaten yıpranıyoruz hiç olmazsa gerçek bir sanat eseri sebep olsun bu yıpranmaya. Öykülerim, sonu itibariyle de olsa, sizde bir nevi eskimeye, yıpranmaya yol açmış ise kendimi bahtiyar sayarım. Türk Edebiyatında yarattığım fark bu olsun, kendimi ve okuyucuyu mazeretsiz bırakmak… İlginç olacağım diye soytarılaşmaktansa, klişe kullanarak aşınmayı tercih ederim, yetimlik ve intihar romantizmine meyletmem ve köyün delilerine güzelleme yapmam.”

Latest Comments
  1. Seray |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2017 Başa Dön ↑