Ölümden Beter Yaşamlar / İlker Aksoy

olumden beter yasamlar ilker aksoy instagramÖlümden Beter Yaşamlar, İlker Aksoy’un Sel Yayıncılık’ten çıkan kitabı. Ben 1. baskıyı (Ocak, 2014) okudum.

İlk romanlara mesafeli yaklaşamıyorum artık zira Sel’den çıkan kimi romanları okuyunca fazlasıyla mutlu oluyorum; kaldı ki ömür klasiklerle, çoktan rüştünü ispat etmiş Türk ve dünya yazarları ile geçmez. Kelimeler aynı, onları bildiğimden, umduğumdan farklı dizecek yeni yazarlarla karşılaşma fikri beni hem heyecanlandırıyor; hem de gerçekten iyisi ile karşılaşınca büyük bir ödül almış gibi hissediyorum. Hal böyleyken methini duyduğum, bir ilk roman olan Ölümden Beter Yaşamlar’ı okumamak olmazdı elbette.

Kaybedenler, tutunamayanlar, savrulanlar, çürük meyveler… Edebiyat artık bu grup, bu anlayış üstünden dönmeye başladı ve bu gayet sıkıcı bir durum halini aldı. Zira küçük Oğuz Atayımsılardan, onların yapış yapış arabesk kokan hikayelerinden hiç ama hiç tat almıyorum. Gerçekçi gelmiyor, ikna olmuyorum. Ölümden Beter Yaşamlar’ı bu yüzden sevdim. Adem Ziya ya da Diler; yan komşum, 2 yıl sonra mezun olacak zemin katta oturan öğrenci, sokakta nereye gideceğini bilemeden etrafa boş boş bakan genç adam, benim abim, sizin kuzen… Ya da göz açıp kapamalık bir zaman diliminde ben, siz… Başından korkunç şeyler geçmiyor kimsenin, filmlere konu olacak travmalar yaşanmıyor, kimse ellerini ovuşturup vah vah demiyor onlar için, hatta kitabın vah kadersiz denecek tek karakteri bile sadece figüran, çünkü İlker Aksoy gerçek bir tutunamayanlar hikayesi anlatıyor. Diler’e inanmakla inanmamak arasında gidip gelen Adem Ziya’nın elinden tutturuyor bize ve insanların başlarına neler geliyor, halimize şükredelim dedirtmiyor; aksine şu durumun kıyısında yahut içinde yaşıyoruz aslında ama sorgulamadan yaşayıp giden koca kitlenin sessiz sözsüz bir parçasıyız sadece dedirtiyor. Karşı komşum; penceresi yarı aralık, her gün sabahtan akşama kadar evlilik programları, kim kimin yengesine göz dikip eltisini kaçırdı programları izliyor, görüyorum. Ölümden Beter Yaşamlar’a bel bağlayan Diler’den daha parlak bir güne mi uyanıyor sanki?! Komşumun uyandığı günü, şahit olan beni, benim size anlattığım hikayeyi anlatıyor İlker Aksoy bize. Bir adım bile uzağa gitmeden, her gün kıyısından, yahut dibinden dahil olduğumuz bir hayatın perdesini açıp duvarlarını yıkıp “bakın, aslında bunları hepiniz yaşıyorsunuz” diyor.

İlker Aksoy ruhumu kitap sayfalarının arasına aldı, ezdi ezdi. Betimlediği dünya öyle karanlık ve öylesine umutsuzlukla örülüydü ki Latin Amerikalı kızlarla sevgili olma fikrine bile gülümseyemedim. Anlattığı her şey hem gerçek, hem de yoğundu. Öyle yoğun ki, sulandırmaya, hafifletmeye ihtiyaç duydum; yine de bırakamadım elimden. Sürekli yer değiştirdim; hangi karakterin, hangi olayı nasıl gördüğünü anlamaya çalıştım. Cebindeki son elli lirayı amcaya verip inancını yitiren Adem Ziya’yla aynı pencereden gördüm dünyayı bir anlığına, kapıma gelen ve çocuğunun hastalığına ikna olduğum kadını hatırladım, sonra yeterince dibine düşmediğim için bu güzel(!) hayatın, sıyrılıp kendi aydınlığıma döndüm. İyi ki hayat böyle bir şey değil; iyi ki iyimserlik, güzellik, umut hala geçer akçe ve biz hala onlara bel bağlayarak yaşayabiliyoruz.

… Oysa kaybedecekleri ne var?Eşek gibi çalıştıkları işleri mi? Karın tokluğuna tükettikleri hayatları mı? Şu lise talebelerinin ne mazeretleri var budalalıktan başka? Bu insanların hiçbiri değerlerinin farkında değiller.
Kendilerine değer verseler, adalet isterler. Verilmezse, kalkar alırlar.
Oysa şimdi ne yapıyorlar? 
Bekliyorlar.
Belki bir gün talih yüzlerine güler diye bekliyorlar. 
Piyangodan para çıkar diye bekliyorlar.
Zengin eş bulmak için bekliyorlar.
Patron terfi, hükümet maaş versin diye bekliyorlar.
Eşek gibi çalışıp bankada para biriktirsinler, ev alsınlar diye bekliyorlar.
Amca, dayı ölsün miras bıraksın, baba, teyze harçlık versin diye bekliyorlar.
Göğe el açıp mucize bekliyorlar.
Kafamızı kullanmaya kullanmaya aklımız çürümüş. Neden bu halde olduğumuzu anlayamıyoruz bir türlü. Aklımıza ilk ne gelirse, kulağımıza ilk ne fısıldanırsa yapmaya hazır oluyoruz.
Çünkü açız. Yorgunuz. Öfkeliyiz. Korkmuşuz.
Bir an önce uyanmamız lazım.
Daha fazla cam çerçeve kırılmalı, daha fazla gürültü çıkmalıyız. Kimimiz malımızı, kimimiz canımızı kaybetmeliyiz. Kafalarını gömdükleri kumdan çıkarmalarını ancak böyle sağlayacağız insanların.

Ben beklemiyorum. Okuyarak kırdığım camın çerçevenin ortasında yaşamaya çalışıyorum, sıkı sıkıya kapalı pencerelerinin ardından bakan insanlarla. Bundan kaçış yok. Kaçış olmadığını ruhuma işlediği için sevdim Ölümden Beter Yaşamlar’ı. Bir umut diye insanların nelere sarılabildiğini 300 küsur sayfada yüreğimi daraltarak anlatabildiği için sevdim. Bir tek kapağını sevmedim kitabın. O da nazar boncuğu olsun, nice güzel kapaklar yapmış Gülay Tunç adına kenarda dursun.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑