Ocak 2016’da ne izliyorum/izledim?

the walk posterThe Walk: 2015 yapımı. Kendi de pek “petit” olan Philippe Petit 1974’te İkiz Kuleler henüz inşa aşamasındayken iki kule arasına bir tel gerer ve üstünde dakikalarca yürür, yürüdüğü yetmezmiş gibi tele yatıp gökyüzünü seyreder. The Walk; Philippe’nin o güne gelene kadarki ruh halini, azmini, hayallerinin ne kadar güçlü olduğunu ve pes etmemenin başarıya ulaşmakta ne büyük bir basamak oluşturduğunu anlatıyor. Josep Gordon-Levitt ve Jude Law gözümde ikizler, ikisinden de aynı oranda hoşlanmıyorum. Bu filmde başarılı bulmadım desem çarpılırım ancak asıl sevdiğim Philippe Petit’in kendisi oldu. Bundan tam 42 yıl önce hayalinin peşinden böyle büyük bir coşkuyla gidebilen, zorlukları inanılmaz çözümlerle aşan (misinayı karşıya okla geçirmek gibi), yaptığı şeyle bu denli tutkuyla bağlanan bu adam çok etkiledi beni. Filmi keşke sinemada izleseymişim!

wristcutters a love story posterWristcutters: A Love Story: 2006 yapımı. Bilek Kesenler‘i okumasaydım bu filmi izlemezdim. Zira başroldeki kadın oyuncu Shannyn Sossamon’dan hiç hazzetmiyorum. Film boyunca o sakız çiğnedikçe ben çıldırdım. Filmdeki Zia, yani kitaptaki Mordy de bu denli mızmız ve mıymıntı bir tip değildi çizgiromanda. Çizgiromanı okuyup sevmiş, asıl versiyonu olan öyküyü sevmemiş, filmini ise hiç sevmemiş biri olarak takdir edeceğim tek şey filmin sonu olurdu sanırım. Belirsizliklerden hiçbir yerde hoşlanmayan bir okur/izleyici olarak sonunun böyle bitmesini daha çok sevdim. Haricinde, Wristcutters tam bir bunalımlı ergen filmi.

 

the revenant posterThe Revenant: 2015 yapımı. Şu filmi izleyip de “öldürmeyen Allah öldürmüyor” diye sayıklamayan bizden değildir. 2,5 saatlik süresi ile sinemada içim şişerek izledim. Ateşin dibindeyken bile çiğ çiğ yedikleri hayvan görüntülerinden, mebzul miktarda akan kandan, vahşetten, intikam güzellemesinden de deliler gibi rahatsız oldum. Leonardo DiCaprio Oscar’ı alsın lütfen, paralanmış çünkü. O kadar soğuğu ben yesem, o derelere ben düşsem şimdi zatürre olmuş 40 derece ateşle yatıyor olurdum. Ah bir de ayı var tabii! Filmin en vurucu, en etkileyici yeriydi benim için. Hawk’ın o kadın ve Glass’ın çocuğu olduğuna ikna olmadım, daha çok kadın kendi yapmış gibi duruyor. Bir çocuk babasına hiç mi benzemez! O kadar melez yaşıyor ülkenizde, daha uygun bir oyuncu bulamadınız mı? Filmde müzikle birleşen doğa görüntüleri de mest olduğum nadir anlardandı.

Brooklyn_1Sheet_Mech_7R1.inddBrooklyn: 2015 yapımı. Poğaça suratlı Saoirse Ronan’ın başrolde olduğu, Colm Tóibín adlı yazarın kitabından uyarlanan film. Senaryosunu da Nick Hornby yazmış! Bu kızcağız Hanna‘da bu denli poğaça değildi. Atonement‘ta da en az bu kadar sevimsizdi. Filmin bazı yerlerinde kalın ensesini, kırpıştırdığı boncuk mavisi gözlerini izlemekten ve korkunç aksanına kulak kabartmaktan dikkatim dağıldı. Bir de Oscar’a aday oldu, kafamı taşlara duvarlara vurmak istiyorum. Vasat bir film oysaki. Şehirler renklerle çok iyi yansıtılmış, görsel olarak gayet tatmin edici ancak ne karakterlerin derinliği var, ne Eilis başrolde olmasına rağmen neyi niye yaptığına dair ikna edici. Çelişkisini bile bir dedikoducu kadın bozuverdi, böyle aşk mı olur! Tony’ciğimden uzun olması, filmde mütemadiyen bu detayın gözümüze sokulması ve ayrıca kafasının da ondan büyük olması dikkatimi dağıtan diğer unsurlardı!

 

Birkaç aydır ara vermiştim sinema üzerine bir şeyler yazmaya, film de izlemiyordum zaten sürekli okumaktan, yeniden başladım. Bu yorumların tamamı gayet subjektif, sinema yazarlığı ile zerre kadar alakası olmayan, sadece eğlence amaçlı yazılmış şeylerdir ve devamı da gelecektir. 

Etiketler:
Comments
  1. Serkan Sogut |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑