Kadran Kadraj / Koray Sarıdoğan

kadran kadraj koray saridogan instagramKadran Kadraj, Koray Sarıdoğan’ın Esen Kitap’tan çıkan ilk romanı. Ben ilk baskısını (Mart, 2015) okudum.

“Kalender, dünyanın en eski savaşı ilim ile cehalet arasında. Saf cehalet yüzyıllarca çeşitli şekillerde zulüm gömleğini giydi. Ama şimdi yerini yeni bir tür cehalete bıraktı. Yirmi birinci yüzyılın cehaleti, saf cehaletten daha tehlikeli olanı: Yarım cehalet. Azıcık bilgi ve törpülenmemiş aklın bir araya gelmesi her şeyi daha kötücül kılıyor.”

600 sayfalık göz dolduran hacmi ve bir yazarın ilk romanı olması nedeniyle tereddüt yaşatan Kadran Kadraj’ın söyleyecek çok şeyi var aslında. Okurken zihinde canlandırmaya müsait kurgusu ile yazarın onulmaz merakı birleşince 600 sayfa, su gibi olmasa da, akıp gidiyor. Sağlam bir dönemeç de bırakmış yol üstünde. Olur ya, belki sıkılıp bunalırsınız beraber gezen aşıkların hikayesinden diye; karanlıkta, uçurum kenarında hooop diye bırakıveriyor elinizi. Yetinmiyor, arkanızdan itiveriyor. İlk 300 sayfayı aile dramı olarak okurken, kitabın ikinci yarısında Sarıdoğan’ın alabildiğine uzanan mistik yolunun taşlarını döşemeye alet oluyorsunuz. Sadece yazmıyor, düşünüp sürece dahil olan bir okur istiyor aynı zamanda. Mevzu bahis savaşı iyi-kötü, şeytan-tanrı, cehalet-bilgelik arasında anlatıyor ama yerini tam tarif etmiyor, hangisini seçeceğini yine okura bırakıyor. Bu haliyle, hacmi konusunda bana sıkıntı yaşatan tavrını da bir miktar törpülemiş oluyor. Zira Kadran Kadraj 600 sayfa değil, rahatlıkla bunun yarısı kadar olabilirmiş. Uzayan, tekrar eden kimi bölümler bu güzel, tatlı kitabın okuma zevkini kemiriyor. Karakterlerin kimi durumları tekrar tekrar anlattığı bölümler yazara, peşinen onu anlamayacağımı düşündürmüş olmalı. Oysaki cehalet ile bilgelik arasındaki savaşın yolu bana o denli tanıdık ki anlatmayıp okurun takdirine bıraktığı daha çok yer olsaydı da Sarıdoğan’ı çok iyi anlayabilirdim.

Karakterler için seçilen kimi adları çok sevdim, ki hepsi de erkek karakterlere ait; kimi adlar ise okurken mütemadiyen gözüme battı. Celal, Kalender, Adnan, Nermin, Ayten’e karşılık Kumru ve Melis mi? İsimler, anlamları ve ağırlıklarına dair hislerim olduğunu biliyorum ama kitap okurken bile etkilenmek… O biraz fena işte.

Favori karakterim Adnan Altun idi. Kötülük her devirde kendine yer bulmuş, çeşitli aşamalardan geçerek sivrilmiş, karanlık bir cilayla parlatılmıştır ama Adnan gibisi az geliyordur dünyaya. Kötülüğünü, bilgiye duyduğu açlığa rağmen cehaleti ile törpülemesi, hırsıyla birleşince fitili çekilmiş bomba ile gezen intihar bombacısı etkisi yaratıyor. Hayatına sızdığı herkesin dünyasını yavaş yavaş ve geri dönülmez bir biçimde karartmakla kalmıyor, hırsı nedeniyle de hiçbir şeyi ardında bırakmıyor. Kitaplardan sıyrılıp da gerçekte böyle insanlarla ezkaza tanışırsanız, bilin ki; illet bir hastalık gibi ömrünün sonuna kadar, hatta öldükten sonra bile sizi rahat bırakmayacak birine elinizi kolunuzu kaptırmışsınız demektir. Adnan işte bu denli gerçekçi ve korkutucu bir olumsuz figür idi kitapta. Her şeyin “o” noktaya gelmesini onun hırsıyla körelmiş gözleri sağladı. Belki de “Kör Eşik”ler Adnan gibiler sayesinde var oluyor ve nüvesi, mayası iyi insanlar birtakım ilahi müdahalelerle kötülüğün, karanlığın elinden kurtarılıyor. Adnan Altun’u, Koray Sarıdoğan çok güzel özetlemiş:

Yanılgının aniden belirdiği her an böyledir; insan beyni, alıştığı konfora öyle düşkündür ki yanıldığını bilmek yerine onun içinde boğulmayı tercih eder.

Kadran Kadraj’ı, mistik birtakım hislere, inanışlara sahipseniz; başka dünyaların varlığına ve açıklanamayacak şeylerle çevrili olduğumuza inanıyorsanız seversiniz. Yok, çok gerçekçiyseniz, katı bilimsel kurallarla dolu bir dünyada yaşıyor ve fantastik öğeleri ejderhalarla sınırlıyorsanız bir sonraki kitaba geçiniz lütfen. Burada sizin için pek bir şey yok.

…Hele ki keyifsizlik benden kaynaklıysa, bir hareketime ya da hatama karşı verilmiş yüksek bir tepki varsa, yani Ayten annem sesini yükseltmişse mesela ya da Adnan babam gözlerini kocaman açıp saniyelerce bana baktıysa kızarak, işte o an gerçek babam bir kez daha ölüyordu, mermi delikleri yeniden ve yeniden açılıyordu vücudunda. Annemin güzel yüzü baştan parçalanıyordu o an, tüfekler vahşi bir yaratıkmış gibi arka arkaya iniyordu annemin çatırdayan kafasına. 

Melis’in adı kadar derinlikten yoksun şu konuşması kitaba ve sonunda gerçekleşen şeyin kutsallığına yakıştıramadıklarımdandı:

“Özellikle Türkiye değil. Bekaretimi bu ülkede kaybetmek istemedim. Hiçbir kadının masumiyetini ve bekaretini hak etmiyor bu ülke.”

Bekaretini “kaybetmek”?.. Bekaret eşittir masumiyet?.. Kör Eşik’e takılır düşer bu kız ya da biraz önce anne babasının yokluğu nedeniyle çektiği acıyı anlatan onun bölünmüş kişiliği!

İnanmayı başaramayanlar için zaman da, Tanrı da, gerçeklik de varsayımdır. Fazlaca inanılmış tüm varsayımlar hakikat gömleğini giyer. Belki insanın zamanında, belki Tanrı’nın, belki de adı konulmamış başka bir zamanda. Ama muhakkak giyerler. Önemli olan geri dönememe riskini göze almaktır.

Okurken altını çizdiğim satırlara, kitabı bitirip de arka sayfada rastlamak zevkliydi. İnanmakla inanmamak arasında duran tek şeyin bir seçim olduğuna kendimi bildim bileli ikna olduğum için bu bölümlerde beni sağlam yakaladı Kadran Kadraj. Kitabın tamamını aynı hissiyatla okuduğum için sevdim. Hacmi sorun yaratacaktır belki sizin için de, takılmamaya çalışın, 2. romanında Koray Sarıdoğan’ın da bunu dikkate alacağına bütün iyi niyetimle inanıyorum.

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑