I’m a Cyborg, But That’s Ok

I’m a Cyborg, But That’s Ok, 2006 yapımı.

Uzun süreli molayı enteresan bir başlangıçla bitireyim istedim. Bir sinema filmi için ne kadar renkli, güzel ve dikkat çekici bir ad değil mi? Yönetmeninin Old Boy‘u, Lady Vengeance‘i yapan adam olması ise ne büyük çelişki. O kafadan birbirinden bu denli uzak ürünler çıkması… Böylesi hayal gücüne şapka çıkarılabilir sadece.

Büyükannesi sürekli turp yediği ve kendisini fare zannettiği için geçmişte akıl hastanesine tıkılan Young-goon çocukluk travmalarına mis gibi bir yafta bulmuştur, kendisinin cyborg olduğunu düşünmektedir. Bir gün çalıştığı fabrikada vücudunu bileğinden şarj etmeye kalkışınca onu da benzer bir yere tıkarlar. Orada birbirinden renkli “deli”lerle yaşayıp Park Il-sun’un onu tedavi etmesine bile izin verecektir. Niye tedavi etmiş? Çünkü cyborglar yemek yemez, yerlerse bozulurlar. Pirinç-megatron sayesinde-ki bu megatron, kaybolup giden bir annenin ruhundan bile besleniyor olabilir- Young-goon’un yediği pirinçler elektriğe dönüşür ve onu şarj eder. Şarj olduğunu da çok zarif, güzel, biçimli ayaklarından anlarız. Tırnakları çocukken benim yaptığım trafik lambalarına benzeyince makineli tüfeğe, kahve makinesiyle iyi anlaşan ya da floresanlarla sohbet eden kıza dönüşebilir rahatlıkla. Biri hurma rengi, diğeri mavi çorapları ıslanınca “insan” bile olabilir. Tabii karşısında Park Il-sun’u bulmak kaydıyla!

Uzakdoğuluları seviyorum. Ağızları, burunları… Ten renkleri… Pek çoğunu bibloya benzetiyorum. Muhtemelen kendileri de bunun öyle farkındalar ki, Nicole Kidman’dan daha fazla detay görebiliyorum yüzlerinde.

Saçmasapan ama kendi içinde tutarlı, eğlenceli bir film izlemek isterseniz buyrunuz. 7/10.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑