Hindi’nin Ruhu / Ersan Üldes

hindinin ruhu ersan uldes instagramHindi’nin Ruhu, Ersan Üldes’in Sel Yayıncılık’tan çıkan kitabı. Ben 1. baskısını (Mart, 2015) okudum.

Hindi’nin Ruhu, Hasan Cahit Doğanay gibi muhteşem ve dahi kıymeti bilinmemiş bir yazarın ellerinde şekillenmiş Hindi adlı romanın incelemesidir. Bu mühim romanı incelemek icap etmiştir, zira HCD (dayanamadım!) ölmeden önce bu roman için tam 17 yıl çalışmış, yine de Mesut’a bir Turgay Cumhur romanı yazdırtmamıştır! Bunda Edward Faik’in de payı vardır elbet. Kumral’ın onu Proust için sürüklediği yerler ve bir Serra uğruna “konu” peşinde helak oluşu da esgeçilemez. Kırkmetrekaresinde seyrettiği kitap sırtlarının yahut “Raşitizm”in, Mesut’un romancılık işini savsaklamasında ne derece payı olduğu ise tartışılır. Çift kapılı buzdolabı ve diyar ise yerin yedi kat altında yaşamasına vurgu yapmaktan başkaca hiçbir fayda sağlamamıştır Mesut’a.

N’oldu? Aklınız karıştı, değil mi? Kitap hangisi, baş kahraman hangisi, kim hangi kitabı eleştiriyor, yazar hangisi?.. Hepsi birbirine girdi. Ben de bilmiyordum Hindi’nin Ruhu’nu okumaya başladığımda neyle karşı karşıya olduğumu. Kitap 3 bölümden oluşuyor, özellikle ilk bölüme adapte olmakta çok zorlandım fakat kalemi öyle acayip bir el tutuyor ki, bana şunu dedi bölüm biterken:

Yeraltındaki apartman dairesinin rutubetli ve boğucu havasından ve sünepe Mesut’un basiretsizliğinden bunalan okurların büyük çoğunluğu, genelde ilk bölümün farklı yerlerinde kitabı ellerinden öfkeyle atarlar ve bir daha da Doğanay’ın metnine dönmek istemezler.
…Sürekli eksilmelerle ilerleyen, avantür ve heyecan sunmadığı gibi müşterek duyarlıklar da inşa edemeyen, okurun zekasını okşamayan, okşayıcı deyişleri yüreklere fısıldamayan, her şeyden önemlisi de hiçbir şey vaat etmeyen bir ilk bölümle başlayan romana okurların bağlılık duyması beklenemez tabii. Beklenmemeli. O yüzden buraya kadar tahammül edebilen okurlar gönülden tebrik edilir.  

Gülerek okumaya devam ettim; sonrasında hap haline getirilmemiş, sosyal medyada capslere dönüşme potansiyeli olmayan fakat bu adam ne diyor böyle dedirten onlarca satır okudum zevkten dört köşe olarak. Arka sayfada Murat Uyurkulak’ın “gülerken eğlenmeyecek, eğlenirken gülmeyeceksiniz” demekle ne kastettiğini çok iyi anladım. “Sürekli aynı toprağa ekilip biçilen bir insanın doğası ancak bir patates kadar gelişebilir.” alıntısı ile başlayan kitaptan çok şey umarak hata etmediğimi anladım, Mesut Penyeci de ağzımın payını verdi zaten!

Yazarlığın, yazma işinin ağırlığından çok şey yitirdiği bir coğrafyada Mesut Penyeci yahut Raşit gibi yazarımsıların karın ağrılarını, sancılarını okumak; basiretsizliklerinin böyle didik didik edildiğini görmek, nerelerden beslendikleriyle ilgili acımasız yorumlara şahit olmak kitabı bıyık altından gülerek okumama neden oldu. Ersan Üldes’in ince/kalın dokundurmalarından acayip zevk aldım.

…roman yazmaya karar verir bir gün; kuşkusuz bilgisiz ve enerjisiz bir Mesut için en iyisi de budur. Keskin bir karar olarak roman yazmak, daha arifesinde kendini duyurur; o gün toynağından kulağına değişmeye başlar Mesut, kararın tesiriyle molekül molekül çözünür, maksat maksat birleşir. Belki sabahında bir böcek ya da gergedan olarak uyanmaz ya da günün sonunda mesela bir şamdana dönüşmez; fakat katiyen başka biri olur. O günden sonra edebiyata bir sanat türüne yaklaşır gibi değil, vücudunda ilgiye en muhtaç organına sahip çıkar gibi sarılır. 

Proust… Kumral, Proust’u çok sever. Mesut da Kumral’ı sever. O zaman Mesut da Proust’u sevmeli midir? Tanısa belki sever. Başka bir zamanda, başka şartlar altında tanısa kesin sever.

Betimleme mütehassısı yazarların düş gücü ve hünerlerine bir defa daha hayran olur. Çünkü insanların yüzlerine baktığında o, elmacık kemiklerini yalayan sevda yüklü anlatımları, kirpiklere tutunmuş günlük gaileleri, gözlere sinmiş hayal kırıklıklarını ya da çilekeş ömürlerin kalın harflerle nakış gibi işlendiği geniş alınları görmez; o sadece nal gibi suratlar görür.

Son dönem Türk yazarları, özellikle de hikayeciler ve kimi yayınevlerinin popüler romancıları arasında kendine yer bulmuş bu eğilimin böylesi zeka dolu bir dille iğnelene iğnelene kevgire dönmesinden nasıl zevk almam! Ağdalı, yapış yapış bir dille yazılmış şeyler okumaktan bazen öyle bunalıyorum ki yeni şeyler keşfetmeye dair inancımı hepten yitirip bilindik isimlerle bir ömür geçirmek, onlardan başka yazar okumadan yaşamak istiyorum. Ersan Üldes de Mesut ve benzerlerinden nasıl hoşlanmıyorsa artık, kitabın en başarılı yerleri bu taşlamaların olduğu kısımlar olmuş.

Hasan Cahit’in romanında Raşit karakterine de söylettiği gibi: “Bugün bilmemeyi, bilmekten daha çok istiyoruz; bilmemeyi bir bilgi biçimine dönüştürüp gururla yanımızda taşıyoruz.”

Evet, 1900’lerin başında Osmanlı topraklarında geçen bir romanda kırmızı leğene yer veren insan, yazar burada size ve editörünüze seslenmiş sanırım!

Hasan Cahit Doğanay, kadınlardan pek hoşlanmıyor. Mesut hoşlanıyor. Ersan Üldes mi? Bilmiyorum, sanırım kadınları içten pazarlıklı ve sıklıkla ahmak buluyor. Belki HCD’ye öyle söyletiyordur, kim bilir! Bir tane aklı sağlam erkek karakter yok Hindi’nin Ruhu’nda, kabul ama kadınları daha sevimsiz sanki, keza kadın betimlemeleri de. Yine de rahatsız olmadım çünkü pek çok tespiti düşmanca değil de, yerinde buldum. Aptallığın cinsiyeti olmaz nitekim.

2. bölümde Et Kanunları adında iki sayfalık bir parça var. Bir yazarın kasabı anlatırken ne yapması gerektiğine dair oldukça şık ve komik bir tirat. Bilmediğini itiraf etmek yerine, onu kitap haline getirmeye çalışan her yazarın karşılaşacağı durumun kısa bir özeti.

Bir de İstanbul tarifi var Ersan Üldes’in, esgeçemedim, çok sevdim.

O yüzden hiçbir kartpostal hakkıyla resmedemez Doğanay’ın İstanbul’unu; Doğanay’ın bozulan, bayatlayan, ekşiyen, mayalanan, sulanan ama yine de her durumda lezzetini muhafaza eden İstanbul’unu… Çünkü Doğanay İstanbul’u, hızla giden bir taksinin içinde oturan, günlerdir evinden çıkmamış bir Mesut’un gördüğü gibi ve görebileceği kadarıyla metne yansır ancak. Hızla giden bir takside birbirinin üstüne biner, mesela kağıt toplayıcıları ile iş adamları… Hangisi hangisidir karışır. Performans toplantısına grand toilet giden bir iş adamı, el arabasını ardından çekerek yetişmeye çalışan bir kağıt toplayıcısı, kimseye tuhaf görünmez bir taksinin içinden. Camiler yollara taşari birahaneler karışır bazen. İffet abideleri fahişelik yapar. Hiçbir şey yerli yerine oturmaz, her şey birbirinin içine geçer ve şehir yoğurda benzemediği zamanlarda bol pirinçli bir yoğurt çorbasına döner. 

Ezcümle… Hindi’nin Ruhu, roman içinde roman, yazar içinde karmaşa, karmaşa içinde taşlama. Sadece sonundan mutlu olamadığım, fazlasıyla tatmin edici bir yeni tanışma. Ersan Üldes bundan sonra kesinlikle radarımda olacak.

 

 

Comments
  1. Yusuf Kaan Kır |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑