Eşekarısı Fabrikası / Iain Banks

Eşekarısı Fabrikası, Iain Banks’in Koridor Yayıncılık’tan çıkan kitabı. Ben ilk baskısını (2015) okudum. Çeviri Zübeyde Abat’a ait.

Öyle kitaplar var ki takipçileri yıllarca onları arıyor, tükenen baskılardan mutsuz bir vaziyette kitabı fahiş fiyatlara satan sahafların ellerine düşüyorlar. Sonra bir yayınevi güneş gibi doğuyor ve kitabı uzun zamandır bekleyen onlarca insanın yüzünü güldürüyor, hem de mis gibi bir çeviri ile. Bu hikayedeki kahraman yayınevi Koridor, söz konusu kitap ise Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan ve baskısı uzun zaman önce tükenmiş Eşekarısı Fabrikası.

Francis Leslie Cauldhame, Eşekarısı Fabrikası’nın fikir babası. Hiçbir çocuğun gerçekten masum olmadığı, vahşetin insan doğasına çocukluktan itibaren yerleştiği, kan donduran kötülüklerin spor yapıyormuşçasına doğallıkla icra edildiği hikayenin de kahramanı aynı zamanda. Frank bizim bildiğimiz çocukluk şemasına çok da uygun bir hayat yaşamıyor. Annesi ortalıkta yok, babası da garip bir adam. Kendi kendine büyüyen, büyürken de kimse fark etmeden etrafındaki her canlıya yıkım ve acı getiren bir çocuk. Günlük rutini hayvan öldürmek, kendi kendine ölen hayvanların kafalarını koparıp kazıklara geçirmek, yaşadığı adada tuzaklar kurmak, kendine sığınacak gizli odalar icat etmek ve kimsenin ruhu duymadan herkesi gözetlemekten oluşuyor. Ergenliğinin sonlarında hikayesine dahil olduğumuz Frank’in küçücük ömrüne sığdırdığı günahları sanki papazmışçasına dinliyoruz. Tek fark, o af dilemiyor. Hikayesini neden bizimle paylaştığını da bilmiyoruz. Parçalanmış benliğinin çığlığı belki tek duyduğumuz. Benim için kitabın sorunu tam burada başlıyor aslında.

Frank’i, bir çocuğun günlük hayatından tamamen koparıp alan başıboş düzen içinde avlanırken, uyurken, planlar yaparken ve içerken görüyoruz. Babasının kapısını kilitlediği odanın bilinmezliğiyle uzunca bir süre avutuluyor, okuru kandırmak için atılan yem, yani büyük kardeş Eric’in varlığıyla oyalanıyoruz. Bu kandırma ile oyalama o kadar uzun sürüyor ve hikayenin gelişme bölümünde temize çıkması gereken şeyler öyle geç çözülüyor ki, bitiş damdan düşer gibi tepemize güm diye iniyor.

Çocuğunuz var mı? Okula giden bir çocuğunuz varsa zorbalığın ne olduğunu ilk defa orada, kendilerinden azıcık büyük diğer çocukların yanında öğrendiklerini biliyor olmalısınız. Öyle büyük ve etkili bir zehir ki çocuk vahşeti, birbirlerinden kısa süre içinde etkileniyorlar ve bazıları kendilerinden yaşça/cüssece küçük diğer çocuklar ve hayvanlara sistemli işkence eden küçük canavarlara dönüşüyor. Örneklerini özellikle sosyal medyada eziyet ettiği hayvanların fotoğraflarını paylaştığında ya da şiddet uyguladığı gencecik sevgilisinin morarmış gözlerinin fotoğraflarında görüyor ve inanamıyoruz, bunlar çocuk mu! Amerika’da birbirlerinin intiharına yol açıyor, “cyberbullying” denen şeye alet olup birkaç yıl önce birlikte ip atladıkları yaşıtlarının çıplak fotoğraflarını yayınlıyorlar. Eşekarısı Fabrikası’nın basıldığı 1984’te durum bu kadar vahim değildi belki; çocuklar daha çocuk, vahşet başka bir boyuta aitti. Lakin günümüzde vahşet hayatımızın öyle içinde ki, Frank’in 10 yaşına gelmeden öldürdüğünü söylediği 3 çocuk hikayesi dışında kalan her şey artık daha olası geliyor. Belki de bu yüzden sayfalar dolusu eziyet hikayeleri ya da kimi ritüellerle kurban edilen zavallı hayvanların öyküleri 2016’da beni 1984’te sarsacağı kadar etkilemiyor. Sadece güzel şeyler mi alışkanlık yapar? Vahşete de (pratiğine olmasa da, varlığına) alışıyor ve duyarsızlaşıyor insanoğlu demek ki. Bu duyarsızlaşma, saf kötülüğü hayatının sıradan alışkanlığı haline getirmiş Frank’in hikayesini yüzyılın en iyi 100 romanından biri olarak okumamı ve değerlendirmemi de imkansızlaştırıyor. Edebiyatın rahatsız eden yönünü, tedirgin etmeyi tercih eden örneklerini sevdiğimi daha önce söylemiştim ama vahşet güzellemesi ve sonunda bağlandığı yerin sarsaklığı, makul nedenlerle sunulmadığı için ikna etmekten uzak gerçekliği, Eşekarısı Fabrikası’nı vasat bir örnek kılıyor bana göre.

İskoç yazar Iain Banks’in okuduğum ilk kitabı idi Eşekarısı Fabrikası. Nazarımda, baskısı tükendiği için çok merak edilen ama kopardığı yaygaranın karşılığını çok da tatmin edici bir şekilde vermeyen kitap yazarın daha önce yazdığı ve mütemadiyen geri çevrilen bilimkurgu kitaplarının öcü gibi. Siz benden daha şanslı iseniz ve tanık olduğunuz onca vahşet masum insan doğanızda tahribata yol açmadı ise Frank’ten daha çok etkilenirsiniz belki. Unutmayın, Frank şöyle biri:

Kendime ve dünyaya bunu bir borç bildiğim için küçük ….’yı öldürdüm. Neticede iki erkek çocuğu haklamış biri olarak kadınları istisna tutuyormuşum gibi görünmek istemedim. Eğer inancımın verdiği cesarete güveniyorsam en azından dengeyi bulmam gerek diye düşündüm. … en açık ifadeyle çok fazla basit ve çok rahat bir hedefti. 

Babamın başına gelebilecek şeylere karşı daima bir duygu karmaşası içinde olmuşumdur ve bu durum hala devam ediyor. Bir ölüm daima heyecan vericidir, size daima canlı olduğunuzu hissettirir. Ne kadar savunmasız ve ne kadar şanslı olduğunuzu da… Ancak size yakın birinin ölümü, başka bir zaman olsa asla affedilmeyecek küçük delilikler yapmanız için iyi bir bahanedir. Gerçekten kötü davranıp yine de herkesin sempatisini kazanmak ne kadar büyük bir keyif!

Şurada kitabın daha önce Ayrıntı’dan çıkan ve Aslı Biçen’in çevirdiği versiyonu ile Koridor Yayıncılık’tan çıkan Zübeyde Abat versiyonunun karşılaştırıldığı çok güzel bir yazı var. Okurken zevkten dört köşe oldum!

Bu yazı ilk olarak Kalem Kahve Klavye‘de yayınlanmıştır.

Şurada da kitaba dair güzel bir yazı var.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑