Dünyanın Leşleri / Suat Duman

Dünyanın Leşleri, Suat Duman’ın Alakarga’dan çıkan kitabı. Ben ilk baskısını (Aralık 2015) okudum.

Nina’nın kollarında ölene dek kürek cezası çekmeye hazırdım. 

Eyvah dedim, bir bitirim ağızlı daha döküldü yine bir kitaptan. Birazdan tek harfle adını da anarız, K olur, Z olur; son dönem Türkçe edebiyat klişelerinden yola çıkıp kendisini çılgın bir girdabın içinde de bulur kahramanımız, sonra ben yine öfleyip püfleyerek bir kitabı daha bitiririm. Meğer çok ayıpmış bu yaptığım, çünkü bu dediklerimin hiçbiri olmadı. Olmadığı gibi kaybeden, hapisten yeni çıkan roman kahramanını Suat Duman öyle önemsiz kılmış ya da benzerlerinden ayırt etmemizi öyle istememiş ki isimsiz bırakmış. Oradan oraya savrulan, hayatın her sillesini mümkün olduğunca(!) yiyen, kendini önemli sanma hastalığından hiç nasiplenmemiş bir adam koymuş önümüze. Cezaevinin soğuğunda ciğerlerini üşütmüş, ayak kokusu içinde yaşamış bu roman kahramanı bitirim olmayacak da, o dili kullanmayacak da ben mi kullanacağım! Kıyafet kahramana öyle güzel oturmuş ki, bu tarzda yumurtladığı her cümleyi zevkle okudum ve önyargımı en yakın hard diske kaydedip yok ettim!

2 yıl önce Cinayet Mevsimi ve Müruruzaman Cinayetleri adlı iki kitabını okuduğum Suat Duman’ı polisiyeden böyle uzak bir romanla yeniden keşfettiğim için mutluyum. Zira Dünyanın Leşleri diğer iki kitabından çok daha olgun; karakterleri (mesela Mehmet Cemil’i o dünya için fazlaca naif bulduğumu itiraf etmeliyim) çok daha iyi tasarlanmış ve zihinde canlandırmaya çok daha müsait bir evrende geçiyor. İçinizden birini anlatıyorum safsatası ile de yapmıyor üstelik bunu, kitabın kahramanının hapse girme nedenini göz önüne alınca hele de, o içimizden biri değil aslında. Kaldırımda görünce yolumuzu değiştirdiklerimizden ya da hiç bilmediğimiz ve ürktüğümüz bir dünyanın insanlarından. Yine de tespitleri kanımıza dokunuyor.

… Kötü işler yaptım heyhat, hiç kötülük yapmadım. Şimdi bir ejderhanın ağzına, onun o alevler saçan diline sahip olmak için neler vermezdim. Dikenli, yırtıcı kanatlarımı alabildiğine açıp iblisin yeryüzüne tükürdüğü tüm o sırtlan çetelerini zevküsefa içinde semirdikleri mağaralarında yakıp kül etmek için yanıp tutuşuyordum. Bazılarının ölmesi bile yetmeyebilirdi üstelik. Yaşlandıkça zihnimi kin duygusunun ele geçirdiğinin en büyük kanıtı da bu işte. Her anını hissedebilmek için ellerimle öldürmek istediğim ve cesedini saatlerce tekmelesem yine de tam bir tatmine ulaşamayacağım insanlar vardı. Ben insanları sevmiyorum. Ben insanları sevmiyorum, ben iyiliği seviyorum.

Karakter öyle gerçekçi ki, iç sesi aslında içimizden herhangi birinin iç sesi olabilir. Sadece o daha coşkulu. Kaldırımda yol değiştirtenlerden olduğunu bildiği için sözünü sakınmıyor hiç. Gördüğü kulağa onca keşmekeşin için fraulein diye sayıklarak aşık olmakta sakınca görmüyor; ne de olsa biliyor, aşk geçicidir ve ölüm kalıcı. O yüzden dikleniyor korkusuzca, her ne kadar cebinde silahı olmadığında kavga etmekten başka yöntemleri gözden geçirmeyi tercih ettiğini söylese de, deli dolu haline mütemadiyen şahit olduğumuz için pek inanmıyoruz bu dediğine.

Gür ve kıvrık kirpiklerinin gözkapaklarıyla kesiştiği yerler unutulmuş bir acının altını çizmek istercesine kırmızıydılar. 

… “sen” dedikçe s’nin çengeli bir sazanın canını alır gibi gırtlağıma saplanıyordu. 

Başımı yine tatlı ve munis ifade memuruma çevirirken, yalnızca iç organlarımın, tükürük bezlerimin, östaki borumun falan duyacağı kadar cılız bir sesle, göt herifler, dedim.

Tam tarih isteyen kendini kandıradursun, biz farkına bile varamadan kıyamet koptu -sabahın ilk ışıklarına ayarlı saatlerimiz, kravatımız, ütülü takımlarımız, tatlı tuzlu kahvaltılıklarımız, saygıyla ve anlayışla beklediğimiz tuvalet sıramız, çıkmadan öptüğümüz uyuyan güzellerimiz, toplu taşıma araçlarının bizi toplu bir histerinin içinden sessizce ulaştırdığı toplu kıyma makinelerimiz gürültüyü duymamızı engelledi. Eh, kıyametin büyük bir patırtı koparacağı yaygın bir söylentiden öte ne ki!

5 yaşında bir çocuğa ya da evinden çıkıp hayata karışmayan nice roman kahramanına büyük büyük laflar ettirilen yeni edebiyat anlayışında eğitimini yarıda bırakmış bir kaybedenin, hem de bitirim bir adamın ağzından çıkan bu cümleler güzel bir yemek üstüne yenen tatlı hissi yaratıyor bende. Mutlulukla doyuyorum. Diyorum ki, en kötü günümüz böyle olsun.

Nina’ya baktım. Nina’ya Ninoçka demeyi daha önce ben niye akıl edemedim diye düşündüm. Böyle şeyler önemliydi sonuçta. İşler farklı olabilirdi belki o zaman. Durduk yere içime oturdu Ninoçka. Çok basitti oysa, Nina’yı Ninoçka’ya çevirmek şıp diye gelirdi insanın aklına. 

Nina’yla, Bartu’yla, isimsiz kahramanıyla bir çırpıda okuyup bitirdiğim bu güzel kitap için Suat Duman’a selam eder, o hard diske ne olduğunu anlattığı bir devam kitabı ya da yeni bir polisiye roman yazmayacaksa sadık bir okuru olarak elimden çekeceği olduğunu söylemeyi görev addederim!
No Responses

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑