Ayartma / Nadine Gordimer

ayartma nadine gordimerAyartma, Nadine Gordimer’in kitabı.

Uzun zaman önce aldığım ve korkunç kapağı olan bu kitabı Nadine Gordimer’in ölüm haberini almadan bir gün önce kitaplık yerleştirirken “aman, sonra okurum” diyerek gerilere ittirmiştim. Haberi okuyunca garip bir pişmanlık yaşadım bu rastlantı nedeniyle ve hemen çıkarıp okudum.

Ayartma, (muhtemelen) Güney Afrika’da kaçak olarak yaşayan siyahi, Arap Abdu ile beyaz, seçkin bir aileye mensup, maddi hiçbir sorunu olmayan, hatta bir miktar da Cihangir tayfasını anımsatan bohem bir hayat yaşayan Julie’nin hikayesi. Kitabın bende yarattığı his puding yapmaya benziyor. Süt, şeker ve unu bir araya getirip ocağa koyarsınız, o süt kaynayana kadar kıvamı öyle cıvıktır ki yine bi şeyleri eksik mi koydum acaba diye düşünürsünüz. Kaynamaya yakın puding kıvamını almaya başlar ancak ve soğuduğunda bingo! Artık tam bir pudingdir elinizdeki. Kitabın başı ve gelişme kısmının ilk yarısı nasıl “olmamış” hissi yarattı bende, anlatamam. Hatta erkenden homurdanmaya bile başladım, “Nobel’i kıstas almaktan vazgeçsem iyi olacak, bu kaçıncı örnek!” diye. Julie ile Abdu’nun tanışma hikayeleri, aralarında patlamış mısır misali filizlenen aşk-seks ikilemi, Julie’in ailesine karşı çıkmak uğruna yaptığı bütün o sersemliklerin tekrar ve tekrar anlatılması… Başta anlattığım o garip rastlantı olmasaydı, kitabı çoktan bırakmıştım elimden. Ama sabrettim ve o an geldi. Ülkede kaçak yaşadığı anlaşılınca sınırdışı edilen Abdu’nun başına, elinde bir biletle dikildi Julie. Abdu ile onun memleketine gitmek istiyordu. Maddi olarak hiçbir sıkıntı yaşamamış, keyfe keder çalışan, uçarı, beyaz bir kadının Müslüman bir Arap ülkesinde barınamayacağını ve kısa zamanda pes edip döneceğini düşünüyorsunuz o giriş ve Harlequin serisinden bozma gelişmenin ilk kısmı nedeniyle. Ama olmuyor. Julie çölün, hiçliğin, yokluğun ortasında bir çeşit evrim geçiriyor ve aslını buluyor. Abdu’dan bile iyi ayak uyduruyor yaşadığı yeni ortama.

Vicdan azabı ile bir Nadine Gordimer kitabı okudum. Afrika’ya dair tutarlı, iç sızlatan tespitleri var; lakin Nobel almasını sağlayan şeyin nedense sadece bu olduğunu düşündüm. Tek kitabını okuduğum için eksik veriyle yorum yapıyorum ama Orhan Pamuk, Necip Mahfuz örneklerinde de görüleceği üzere politik bir damardan besleniyor Nobel aşikar biçimde. İki yazarın da dünya çapında eserler verdiğine inanmıyorum yoksa. Eser evet, eserler hayır! Bir şans daha vereceğim Nadine Gordimer kitaplarına. Tek nedenle…

Julie, çölü egzotik bir deneyim olarak hayal ediyordu hep zihninde, Abdu ile onun doğduğu yere gitmeden önce. Sonra içinde yaşadı, ruhu sadeleşti, zihninde kendi sesinden başka pek çok ses duymaya başladı. Dünyaya kulak vermeye, diğer insanları gerçek manada ilk defa seyretmeye başladı. O anlar kitapta öyle güzel anlatılıyordu ki, doğaya dair tecrübelerimi düşündüm, hiçliğin ortasında olmayı ne kadar çok sevdiğimi. İnsansız, sessiz… Nerede başlayıp bittiği belli olmayan kara parçalarında günler, haftalar geçirmeyi ne çok sevdiğimi… Onun gibi yıllar geçirmeye istekli bile olabilirim, henüz o yanımı keşfetmedim ama kitap içimde sızlayan bir yere dokundu. Ah İstanbul, insan yığını kent! Seni bırakıp gitmek ama insansız bir yerlere gitmek, oralarda yaşamak… Hayal etmesi bile ne kadar güzel!

*O kapak, kitabı kamuya açık alanlarda okumak için imkansız hale getirecek denli kötü. Üstelik yanlış yönlendiriyor. Erkek siyahi ama kadın beyaz. Görsel de yanlış yani. Can Yayınları’nın eski kapak tasarımları ve görsellerini seven bir okur olarak ilk defa böyle feci bir kapak gördüğümü söylemeden edemeyeceğim.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑