Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın / Jonathan Safran Foer

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, Jonathan Safran Foer’in Siren Yayınları’ndan çıkan kitabı. Ben 5. baskısını (Mart, 2015) okudum. Çeviri, favori çevirmenlerimden birine, Algan Sezgintüredi’ye ait.

11 Eylül 2001’de yüzlerce insanın hayatını kaybettiği terörist saldırıda Oskar Schell de babasını kaybeder. Yas tutma sürecinin başlaması için bir bedene ihtiyaç duyan ve henüz 10 yaşında bile olmayan Oskar boş bir tabutla -güya- gömdükleri babasına veda edemez ve bombalama olaylarından sonra travmaya bağlı olan bir yığın sendromla da başbaşa kalır. Bombalamanın olduğu gün, belki de veda etmeye çalışan babasının son aramasını korkudan açamayan ufaklık, babasının yokluğuyla başedemeyip o yaşarken icat ettiği oyunlara bel bağlayarak ayakta kalmaya çalışır. Hikayenin ana yolu bu oyunlar, bu seferki versiyonunda da mavi bir saksının dibinden çıkan bir anahtar başrolü ele geçirir.

366 sayfalık kitapta pek çok garabet vardı. İç içe girmiş yazılar, tek satırdan ibaret sayfalar, resimler, fotoğraflar, kuşlar, kemikler, boş sayfalar, bir an acaba ikinci el kitap mı aldım diye irkilten altı çizili kelimeler, yuvarlak içine alınmış harfler… Biçime dair bu tarz denemelere çok ama çok uzağım. Daha önce de birkaç versiyonuna denk gelmiş ve burun kıvırmıştım, burada da sevmedim. Etkiyi arttırmak bir yana; soğumama, bunların burada ne işi var dememe neden oluyor. Hikaye yeterince sağlamsa, nesir üzerinde böyle oynamalara başvurmak lüzumsuz çaba. Değilse anlarım. Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’da kurgunun böyle oyunlara ihtiyacı olmadığını düşündüm. Sonuçta kronolojik akışta şaşırtmacalar olsa da başıyla sonuyla tipik bir kurgu var önümüzde, bunu ziller ve çanlarla süslemeye ne gerek var!

Hikayenin ana derdi Oskar’ın yaşadığı travmanın aslında bir ulusun ya da insanlığın travması haline gelmesi. Acıyla, kayıpla başetmeye çalışan her insanın kendince yollar geliştirip düştüğü çukurdan başkalarının ellerine, müziğe, iletişime, sevgiye, bağlılığa tutunarak çıkması. Uzunca bir süre babaanne-dede eksenine oturtmayı başaramadığım yan hikaye bu nedenle fazla geldi bana. Dedenin gayet baskın bir tip olması, bir kitabı tek başına sürükleyecek kadar malzeme vermesine rağmen, burada yan hikayede bir görünüp bir kaybolması neye hizmet ediyor tam olarak, anlamadım. Savaş travması ise dert, elimizde halihazırda vardı bir tane zaten. Mis gibi PTSD’si de vardı üstelik; hem de çocuktu, büyükler gibi saklamayı da beceremiyor, herkes görüyordu üstündeki etkilerini. Kimin kim olduğunu anlamaya çalışarak okuduğum sayfalar nedeniyle ana hikayeden sıklıkla koptum. Yan hikaye, benim için, sırf bu nedenle bile hedeflenen amaca hizmet etmiyordu. Tek başına yeterince ilginçken, bir çocuğun hayata yeniden tutunma hikayesinde kafa karıştırıcı unsur oldu. Öyle ki, kitap uzun süre süründü elimde. Dikkatimin çok dağıldığını fark edince film ile destekleyeyim dedim, inanılmaz sevimsizlikteki çocuk oyuncu nedeniyle o da ters tepti.

“Aman Amerikalı yazar” yaftasını aynı hızla yapıştırmayacağım bu sefer ancak Sandra Bullock ve Tom Hanks kadar derinliği olan bir hikaye işte. Benim için çok etkileyici, muhteşem, iz bırakan bir deneyim değil. Okudum ve bitti. Kapanış da ufaklığın telefon melodisi olsun.

 

Latest Comments
  1. Cem |
    • Selin Seçen |
      • Cem |

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  Sitede yayınlanan tüm yazılar özgündür. @2009-2016 Başa Dön ↑